VARILACAK NOKTAYI BAŞLANGIÇTA ÇİZİLEN YOL BELİRLER



EKdergi - Haziran 2005

 Ülkemizde birçok toplumsal olayda sorunlarla karşılaşıyoruz.Bu sorunlar hepimizin bildiği üzere ailede, sporda ve trafikte şiddet, suçlarda artış gibi insani olgunlaşmanın yetersiz ve düzeysizliği
ile ilgili sorunlardır.Bütün bu olaylar sonunda her seferinde de aynı yorumla karşılaşıyoruz: "Eğitim şart". Bu yorum o kadar çok yapılıyor ki artık dejenere oldu ve televizyon reklamlarında Cem Yılmaz haklı olarak bu yorumla dalga geçiyor; çünkü ülkemizde eğitimden algılanan sadece öğrencilerin üniversite sınavında gösterdiği başarıyla sınırlı kalmakta.Oysa eğitim, insanı insan yapan özelliklerin gelişimidir.İnsan ilişkilerinde niteliğiniz, kendinize verdiğiniz değer, başkasını anlama (empati), tahammül sınırınız, etik tutumlarınız, sanata, bilime, spora verdiğiniz değer, öğrenmeye ve gelişmeye karşı tutumunuz, alışkanlıklarınız, demokrasi anlayışınız, kazandığınız kişisel beceriler, çağdaşlık düşünceniz, aile, yurt sevginiz, keşfetme, araştırma dürtünüz, çalışmaya ve emek vermeye karşı düşünceniz ve tutumunuz, sosyal dayanışma beceriniz, yaşama karşı pozitif tutumunuz, mutlu olma yollarını bilme ve uygulama beceriniz, insan, doğa, çevre sevginiz, saldırganlıkla başetme beceriniz gibi insani gelişiminizin düzeyini gösteren birçok kök duygularınızı çok küçük yaşlarda; 2 ile 6 yaş arası dönemde deneyimliyorsunuz.

İnsanoğlu 2-3 yaşına kadar aile ortamı içinde sevgi ve koruma altında doğum sonrası gelişimini tamamlar. Daha sonra kendisini, çevresinin, doğanın ve toplumsal gelişmelerin ayrımına başladığı farkındalık dönemi başlar. Artık sosyalleşme dönemi gelmiştir. Bu yaşlarda kazanılan hatıralar daha sonra hatırlanamadığından bilinçaltına gider ve yukarıda bahsedilen davranışlara zemin teşkil eder; çünü dünyayı, toplumu bu yaşlarda algılamaya başlarız.Bu algı ve hatıralar ilerideki yaşantımızda, bizi farkına varmadan etkileyen temel dürtüler haline gelir.Sosyalleşmeye başlayan çocuk, dünyaya dair edindiği izlenimlerden etkilenerek dugularını olgunlaştırmaya başlar. Bu etkilenme gerçekten çok derinden olmaktadır. Çocuk gerçek olmayan film, masal, hikaye gibi kurgusal her şeyi gerçek gibi yaşar. Çocuk olaylara ve kişilere karşı, soyut düşünce ve yorum düzeyine gelmediği için savunma zırhı gelişmemiştir. Bütün uyaranları içine alır ve kabul eder. Onu klasik masallardaki gibi iyiler ve kötüler, cadılar, kan, şiddet gibi uyarıcılara maruz bırakırsak o da dünyaya buna uygun bir tepki vermeye hazır hale gelir.Baze karşılaştığımız herhangi bir olayda içimizde sebebini çözemediğimiz iyi veya kötü duygular yaşarız. Bunun sebebi hatırlayamadığımız yani 5 yaş ve öncesinde yaşadığımız hatıralar olabilir. Bu nedenle 6 yaş öncesindeki yaşantılarımızın kalitesi hayatımızda etkisi büyük bir dönemdir.

Çocuğun 2-3 yaşına kadar anababasıyla yaşadığı pozitif yaşantılardan sonra çocuğun kendini geliştirecek ve deneyecek daha aktif bir ortama katılması gerekir.Bu aktif ortam daha önceleri geniş aileler, mahalle arkadaşları, sokak ve bahçe yaşantıları idi. Artık okulöncesi kurumlar daha organize ve gelişmiş bir şekilde bunların yerini aldı. Bütün yukarıda anlatılanlar sonucunda okulöncesi kurumun önemi gözler önüne serilmiş oluyor.

Okulöncesi kurumun kalitesi çocuğun içsel sürecini olumlu etkiler.

Çocuğun pozitif yaşam anlayışı geliştirebilmesi için okulöncesi kurumun sevgi, güven ve destekleyici bir atmosfer yaratması oldukça önemlidir. Okulöncesi kurumun kalitesi çocuğun içsel sürecini olumlu etkiler.

Ülkemizde anababaların çok büyük bir yüzdesi çocuk yetiştirilmesi ve eğitimi konusunda oldukça yetersiz durumdadırlar. Ayrıca çocuk sahibi olmaya karar veren anababalar bu duruma hazırlanmak gerektiği bilincinde de değiller. Kısacası çocuklar "kader" zihniyeti sürecinde dünyaya geliyorlar. Böylelikle ekonomik sorunları hariç tutsak bile çocukları yetiştirmede anababalar bir yol göstericiye ihtiyaç duyuyorlar. Bu durumda anababalar okulöncesi kurumlara devam etme imkanı bulabilseler, profesyonelce yardım imkanı da bulmuş olacaklardır; çünkü okulöncesi kurumlar aynı zamanda anababa için de bir eğitim merkezi olabilirler ve olmalıdırlar.

Okulöncesi kurumların, ülkemizin yaşam tarzında alternatifleri (!) olan bir kurumda anneanne ve babaannelerdir. Çalışan anababalar çocuklarını anneanne ve babaanneye güvenle bırakıyorlar; fakat biçok anneanne ve babaanne yine kültürümüzün getirdiği alışkanlıklarla aktüel hayatın dışında olduklarından çocuğa "doz aşımı" sevgi dışında bir şey verebilecek durumda değiller. Gerçi her çocuğun böyle bir sevgiyi yaşaması çok olumlu olsa da, anneanne ve babaanneler ya çocuğu kullanarak ; onlara yapışarak, onların vasıtasıyla hayata bağlanma davranışı geliştirip, çocuğun hayata hazırlanışını olumsuz etkiliyorlar. Ya kendi zamanlarındaki çocuk eğitimi anlayışını sürdürüp, yanlış davranışlar geliştiriyorlara ya da kendi çocuklarının çocuklarına onları kırmamak, üzmemek için mecburen bakıyorlar. Buradaki "bakıyorlar"ı özellikle kullanmak istiyorum; çünkü yapılan sadece bakımdır. Oysa okulöncesi kurumlar; çocuğun geleceğine pozitif yönde ışık tutabilirler.

Gözlediğim başka bi durum da; okulöncesi kurumlara gitmeyen ve evde klan çocukların günlük yaşantılarını bakıcı ve televizyonla geçirmeleridir. Bakıcı konusunu tartışmak bile anlamsız; çünkü ülkemizde "profesyonel bakıcı" kurumu yok tanıdıklar tarafından bulunan bakıcılar her açıdan olumsuz durumdalar; hayata karşı tavır, negatif ruh hali, ihmal, cehalet, anadilinde yanlışlar, istismar ve benzeri davranışlar tartışma götürmez davranışlardır. Ayrıca çocuklar televizyon önüne mahkum ediliyor. Küçük çocukların televizyon seyretmesi hem de uzun süre seyretmesi zaten çok sakıncalıdır.Ayrıca seçilen programı da düşünürsek ki bu çoğunlukla bakıcının tercihi oluyor ve daha vahim bir durum oluşuyor.Aşırı televizyon seyretme öncelikle çocuğun davranış alışkanlıklarını etkliyor.Çocuk bedenen pasif bir şekilde yoğun uyarıcıya maruz kalıyor.Bu çocuğun en hareket etmesi ve ellerini kollarını kullanması gerektiği dönemde, hayata katılmadan izleyici olmasına yol açıyor. Oysa insanı insan yapan çevresine etki etmesi ve onu değiştirmesidir. Çocuk kendi yeteneklerini de geliştirecek ince kaslarını, kaba kaslarını kullanacağı yerde, bunları atıl bırakarak hem gelişmiyor, üstüne bir de henüz karşılaşmaması gereken kavramlarla karşılaşıp ruhunu kirletiyor; çünkü televizyon korku, şiddet ve hayatı negatif göstermede küçük çocukları derinden etkilemektedir. Bilinçli okulöncesi kurumlar, çocuğun bütün performanslarını çalıştırıp onun bedenen, ruhen ve sosyal olarak gelişmesini, hayata tavrını, iş yapmasını, sonuç olarak da çevresini değiştirmesini pozitif yönde etkilemektedir.Bütün bunların yanında ülkemizin, toplumumuzun bir bireyi olma yolunda, toplumsal sorumluluk alma duygumuzu da okulöncesinde aldığımız davranışlarla gelştirebiliriz.

Okulöncesi kurumun ekonomik düzeyi düşük kesime farklı, yüksek kesime farklı yararları olmaktadır. Düşük kesime hem enformatik hem de olanak olanak anlamında yararlı olduğu gibi, yüksek kesimin çocuklarına da sosyalleşme, sorumluluk, kişilik gelişimi gibi yararları olmaktadır.

Artık çocuk dünyasında yer alabilecek o kadar çok ve güzel oyuncak var ki çocukların bunlarla tanışamabilmesi ve anlamlı, verimli kullanabilmesi okulöncesi kurumlarda mümkün olabilmektedir.Üstelik kurumdaki uzmanlar bu oyuncakları daha iyi seçebilmektedirler; çünkü çocuklar için üretilen oyuncakların hepsi de yararlı değildir. Oyuncak sektöründe çok yüksek miktarlarda para döndüğünden bu durumu istismar eden birçok kişi de ortaya çıkmaktadır. Bu istismarcılar dünyada büyük bir sektör halinde oyuncak adı altında üretim yapmaktadır. Okulöncesi kurumlar bilinçli bir şekilde çocukları bu durumdan koruyabilirler. Geleceğe yatırım yapabilmek için okulöncesi eğitim kalitesini ve yaygınlaşmasını desteklemeliyiz.



Psikolog Mustafa Miral